Acı HikayelerHikayeler

Adı Güneş, Ömrü Karanlık


Kaybolmak

Hikayenin ana karakteri Güneş, 26 yaşındaydı. Ancak bu yirmi altı yıl, bir ömre sığacak kadar yara, pişmanlık ve ağır bir sessizlikle doluydu. Gündüzleri bile ruhunu saran loş bir karanlıkta yaşıyordu. Hayatında tek bir aydınlık kaynak vardı: Adını taşıdığı ve her zaman ulaşmaya çalıştığı gökyüzü.

Reddedilişin Bedeli ve Sürgün

Güneş’in babası Cemal Kaya, Türkiye’nin sayılı, gururlu ve geleneklerine bağlı iş adamlarından biriydi. Güneş, cinsel tercihini değiştirip bir erkekten trans bir kadına dönüşme yolculuğuna çıktığında, babasının dünyası başına yıkılmıştı. Cemal Bey, bu durumu ailesinin ve adının üzerine düşen kara bir leke olarak görmüştü.

“Ya bu saçmalığa son verirsin, ya da artık benim oğlum değilsin,” demişti babası, sesi titreyen bir öfkeyle. Güneş, babasının onu evlatlıktan reddettiği o günkü acıyı bir bıçak darbesi gibi hala kalbinde taşıyordu. O reddediliş anından kısa bir süre sonra, babası geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmişti.

Annesi, Güneş’e karşı asla affedici olmamıştı. Her telefon konuşması, her anlık karşılaşma, aynı soğuk ithamla sonlanırdı: “Senin yüzünden kaybettik babanı. Senin yüzünden öldü o! Onun mezarına asla gelme. O seni evlatlıktan reddetti.”

İşte bu yüzden, tam on yıldır, aradan aylar ve yıllar geçmesine rağmen, Güneş babasının mezarına hiç gidememişti. Bu suçlamanın ağırlığı ve babasının son nefesinde onu affetmediği düşüncesi, Güneş’i yiyip bitiriyordu.

Güneş, bu suçlamanın ağırlığından kaçmak için, yıllar önce doğduğu ve büyüdüğü şehri terk etmiş, tanınmayacağı büyük bir metropolün kalabalığına sığınmıştı. Hayatını kazanmak için yaptığı iş, onu sokakların en acımasız ve kirli yüzüyle tanıştırmıştı. Hayat kadınlığı, Güneş’in seçimi değildi; hayatta kalma biçimiydi.

Gündüzün Sesi ve Gecenin Çirkinliği

Güneş, hayatının geri kalanını bu pislikte boğmak istemiyordu. Bu nedenle, her sabah erken saatlerde, şehrin kalabalığı başlamadan önce koşuya çıkardı. Koşmak, zihnindeki gürültüyü bir nebze susturuyordu. Ancak dışlanma, yalnızca geceleri değil, gündüzleri de onu takip ediyordu.

Bir gün parkta koşarken, bankta oturan bir anne, Güneş’i gördüğü anda hızla yanındaki küçük kızının elini tuttu ve fısıldayarak çocuğu kendine çekti. Kızın meraklı bakışları, annesinin tiksinti dolu yüz ifadesiyle kesildi. Güneş, o an sanki görünmez bir duvara çarpmış gibi hissetti. Birkaç dakika sonra, spor salonunda soyunma odasına girdiğinde, odadaki tüm kadınlar aniden susmuş, eşyalarını toplayıp aceleyle dışarı çıkmıştı. Biri arkasından, neredeyse duyabileceği bir sesle, “Burası kadınlar soyunma odası, değil mi?” diye mırıldanmıştı.

Güneş, bu küçük, iğneleyici anların her birini yutuyor, her seferinde biraz daha küçülüyordu. Evde aynaya baktığında, aynada gördüğü güzel ve güçlü kadın imajının, dışarıdaki dünyanın gözünde sadece “görülmemesi gereken bir şey” olduğunu biliyordu.

Sokaklar soğuk, gözler daha da soğuktu. Her bakış, Güneş’in ruhuna saplanan bir iğneydi. Erkeklerin ona “pis, iğrenç” gibi kelimelerle fısıldayarak bakmasından, o bakışlardaki hem tiksintiyi hem de arsız arzuyu hissetmekten tiksiniyordu. Ama mecburdu, çünkü karnını doyurmak, kirasını ödemek zorundaydı. Bedenini satmak, ruhunun çoktan satıldığı o büyük kaybın yanında küçük bir teferruattı.

Darp Edilme: Bir gece, yine o rutinde, evli ve zengin görünen bir adamdan zar zor kazandığı parayı aldı. Adamın yüzü kaybolur kaybolmaz, bir araba hızla Güneş’in takipte olduğunu belli ederek yaklaştı. Güneş, hızla bindiği taksiden evinin sokağında indiği an, iki gölge üzerine atıldı. Korkunç bir darp ve tacizdi yaşadığı. Tekme ve yumruklarla yere yığılırken, Güneş ne acıyı ne de korkuyu hissediyordu; sadece “Yine mi? Bu kadar yalnız mı öleceğim?” diye düşünebiliyordu.

Zorlukla evine ulaştığında, kanlar içinde duvara yaslandı ve ağladı. O sırada telefonu çaldı. Ekranda “Annem” yazıyordu. Güneş, o hattaki suçlamayı, o zehirli sesi dinleyecek gücü bulamadı. Telefonu masanın üzerine koydu, çaresizlik içinde titreyerek izledi. Hiçbir zaman açmadı.

Bu çirkin hayattan kurtulmak için kaç defa yüksek köprülerin korkuluklarına tırmandığını, aşağıdan vızıldayarak geçen arabaların hızına kendini bırakmayı düşündüğünü sayamadı. Altından hızla geçen arabaların sesi, hayatının hızla tükenen zamanını hatırlatıyordu. Korkuluk olmaması gereken bir üst geçide çıktığında, aşağıya baktı, rüzgar saçlarını savuruyordu. O boşluğa atlamak, bu dünyadaki tüm boşlukları dolduracak gibi görünüyordu. Ama yapamadı. Her seferinde, içindeki minicik bir umut kırıntısı onu geri çekmişti. O kırıntı, belki bir gün her şeyin düzeleceğine dair çocuksu bir inançtı.

Yeniden Yıkılış

O kırıntının adı bir zamanlar Selin‘di.

Güneş, aylar süren umutsuzluğun ardından, kalabalık bir caddede eski sevgilisi Selin’i gördüğünde, kalbi duracak gibi oldu. Selin, Güneş’i ilk ve tek koşulsuz seven kişiydi. Güneş’in dönüşümünden önce ayrılmışlardı ve Güneş, Selin’in bu yeni halini asla kabul etmeyeceğini sanmıştı.

Koşarak Selin’e yaklaştı. Gözlerinde sadece mutluluk, affedilmişlik ve bir yuva bulma sevinci vardı. O kadar çok sevindi ki, gözlerindeki ışık kelimenin tam anlamıyla etrafı aydınlattı.

“Selin! Seni buldum!”

Selin’in yüzündeki şaşkınlık anında tiksintiye dönüştü. Soğuk bir ifadeyle, Güneş’in üstündeki kot eteği ve dağınık saçları süzdü.

“Sen artık bu hale gelmişsin, Murat,” dedi, Güneş’in artık kullanmadığı eski ismini vurgulayarak. Sesi alaycı ve yabancıydı. “Seni istemiyorum. Sen artık benim sevdiğim erkek değilsin. Seni bu halde asla kabul edemem.”

Selin, dönüp giderken, Güneş’in dünyası bir kez daha paramparça oldu. Güneş, dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırarak ağladı. Ağlayışının sesi, cadde gürültüsünde boğuluyordu.

Yoldan geçen birkaç kadın, özellikle de tesettürlü olanlar, Güneş’e tiksinerek baktılar, yollarını değiştirdiler. Güneş için o an, sokakların en pisliği, en istenmeyen varlığı olduğunu bir kez daha anladığı andı. Kalkacak gücü yoktu, yolda yatan bir enkaz gibiydi.

Mezarlıkta Fısıltılar

O geceki yıkımdan sonra, Güneş bir cesaret topladı. Bu hayatın ağırlığı altında ezilirken, tek bir yere gitmek istiyordu: Babasının mezarına. Belki orada, en azından suçlamayan bir sessizlik bulabilirdi.

Güneş, babası Cemal Kaya’nın mezarını bulduğunda, toprağın üzerine yığıldı. Gözyaşları, mezar taşındaki “CEMAL KAYA – 25.12.2015” yazısının üzerini yıkıyordu. Aklına, babasının onu evlatlıktan reddettiği gün geldi.

“Özür dilerim baba,” diye fısıldadı, sesi rüzgarda kayboluyordu. “Keşke her şey daha iyi olsaydı. Keşke hiçbir şey böyle olmasaydı. Keşke senin istediğin gibi biri olabilseydim.”

Elinde getirdiği sarı lale demetini mezar taşına bırakamadı. Babasını hak etmediğini düşünüyordu. Kendi varlığı, babasının kaybının nedeniydi. Sessizce kalktı ve çiçekleri yanındaki boş bir mezar taşına bıraktı. O mezarlıkta dahi, kabul görmeyen bir varlık gibiydi.

V. Sessizliğin Kararı

Güneş, evine döndü. Omuzları çökmüş, ruhu tamamen tükenmişti. Masa lambasının loş ışığında, yıllardır tuttuğu Hatıra Defterini açtı. Elinde titrek bir kalemle, babasıyla ilgili bölümleri yeniden okudu.

Son sayfaya, bugüne kadar yaşadığı tüm acıları, yalnızlığı ve dışlanmışlığı anlatan kısa, bitkin bir not yazdı.

“Sevgili Polisler, eğer bunu okuyorsanız, bilin ki çok yoruldum. Cemal Kaya’nın oğlu olsam da, kim olduğum için hiçbir zaman Cemal Kaya’nın çocuğu olamadım. Biliyorum, babam beni evlatlıktan reddetti. Ama ben hep ona yaraşır bir Güneş olmak istedim. Şimdi gidiyorum. Ve biliyorum ki, gittiğim yerde… O beni affedecek.

Güneş, defteri kapattı. Gözlerinde ne bir yaş ne de korku vardı. Sadece derin, dinlendirici bir sessizlik…

Ertesi gün, kiraladığı evin kapısı kırılarak açıldı. Evin içinde Güneş’in cansız bedeni bulundu.

Olay, yerel gazetelere “SON DAKİKA – CEMAL KAYA’NIN OĞLU VEFAT ETTİ” başlığıyla yansıdı. Başlığın altında, küçük harflerle “SEVENLERİNİN BAŞI SAĞ OLSUN” yazıyordu. Gazetede, Güneş’in yaşam dolu bir fotoğrafı vardı. Ancak fotoğrafın altındaki satırlar, okuyuculara sadece bir ‘kayıp’tan bahsediyordu; bir bireyin yaşadığı acı, kimlik mücadelesi ve yalnızlık ise, o kalın puntolu başlıklara sığdırılamayacak kadar derin ve görünmezdi.

Olay yerini inceleyen polisler, Hatıra Defteri’ni buldu. Defteri okuyan polislerden biri, Güneş’in babasından bahsettiği, bir gün babasının yanına gideceği ve gittiği yerde babasının onu affedeceğini bildiği satırları okurken, kaşlarını çattı. Cemal Kaya’nın oğlu…

Güneş, bedeniyle bu dünyayı terk etmişti. Ama ardında bıraktığı o defter, ne kadar reddedilirse reddedilsin, kalbinin attığı son ana kadar, tek bir şey aradığını kanıtlıyordu: babasının affı ve sevgisi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir