Dini HikayelerHikayeler

İnekten Gelen Rızık ve Kadı’nın Rüyası

Hakkın Gözü: Ali ve Kayıp Miras


Çok eski zamanlarda, yoksulluğun en kuytu köşesinde yaşayan bir adam varmış. Adı Ali. Üzerindeki giysiler, yırtık pırtık pantolonu ve sökük kazağıyla, içinde bulunduğu zorluğun acı bir tablosu gibiymiş. Yiyecek hiçbir şeyi yokmuş. Komşuların merhameti bazen bir kap yemek getirirmiş, ama çoğu zaman Ali, yatağına karnı aç girermiş.

Bir gün, yazın kavurucu sıcağında, Ali elma ağacının gölgesine sığınmış, adeta toprağa bir senet gibi uzanmış, hayatının boşluğunu düşünüyormuş. Karşıdaki kurumuş topraklarda, buğday tarlalarında insanlar alın teriyle çalışırken, Ali dualarına sığınmış.

Tam o sırada, yaşlı, nur yüzlü bir adam yaklaşmış. Bu, köyün en bilge kişilerinden Hasan Amca imiş.

Hasan Amca: “Selamünaleyküm Ali evladım. Gündüz güneşi tepede, sen burada gölgede… Nasılsın, iyi misin inşallah?”

Ali, yorgun bir tebessümle doğrulmuş:

Ali: “Aleykümselam Hasan Amca. Hamdolsun halimize, şükürler olsun. Sıcaktan kaçıp gölgenin serinliğine sığındık işte.”

Hasan Amca, Ali’nin yanına oturmuş, gözleriyle Ali’nin eski püskü halini süzmüş ve iç çekmiş:

Hasan Amca: “Ali, ben seni severim, bilirsin. Ama benim aklım almıyor evladım. Bak şu etraftaki tarlalara, her biri bir umutla toprağı kazıyor. ‘Alın teri kutsaldır,’ derler. Ama sen, komşulardan ne gelirse onu yiyorsun, getirmezlerse aç yatıyorsun. Oysa gençsin, güçlüsün. Çalışmak, sadece bedenin değil, ruhun da rızkıdır Ali. Çalışmayanı ne Allah sever ne de kul. Neden bu ağacın gölgesinde, kaderine razıymış gibi bekliyorsun?”

Ali, gözlerini ağacın en tepesine dikmiş, sanki görünmez bir hakikati anlatıyormuş:

Ali: “Hasan Amca, burası benim dinlenme yerim değil. Beni bu ağacın altına çeken bir kuvvet var. Her gün buraya gelmem gerektiğini hissediyorum. Nedenini bilmiyorum, ama inanıyorum ki Vardır Allah’ımın bir hikmeti. Ben burada boş durmuyorum. Ben burada Allah’tan istiyorum. Ellerimi açıp, ‘Ya Rabbi, benim rızkım neredeyse, onu bana gönder,’ diye dua ediyorum. O rızkın buraya geleceğine eminim. Dualarıma bir cevap geleceğine eminim.”

Hasan Amca, tecrübenin ve mantığın sesiyle gülmüş, ama bu gülüş biraz da acıymış:

Hasan Amca: “Ha ha ha! Ah Ali, saf çocuğum benim… Öyle şey mi olur? Allah elbette rızık verendir, ama O, kulunun elini çalıştırmasını ister. Yoksullukla mücadele etmek, oturduğun yerde beklemekle olmaz. Sen burada yanılıyorsun. Alın teriyle kazanmadığın lokma boğazından geçer mi sanırsın? Mutlaka çalış ki, kazancın helal olsun.”

Ali, başını yavaşça sallamış, kararlılığını koruyarak:

Ali: “Bilmiyorum Hasan Amca. Ama benim kalbim ferah. O gün gelecek, Allah benim nasibimi bana ulaştıracak. Ben sabırla bekliyorum.”

Günler günleri kovalamış. Ali, her zamanki gibi ağacın altında, inançla beklerken, uzaktan bir silüet belirmiş. Yaklaştıkça onun, köyün en iyi cins ineği olduğunu anlamış. İnek, doğrudan Ali’nin yanına gelmiş, boynunu Ali’nin eline sürtmüş. Ali’nin kalbi, dualarına gelen cevapla dolup taşmış:

Ali: “İşte bu! İşte bu benim nasibim! Allah’ım sana şükürler olsun! Sana beni utandırmadın!”

Ali, sevinçle ineği evine götürmüş ve kurban etmiş. Akşam, çocukları hayatlarında ilk kez et görmüş, karınlarını doyurmuş. Komşular merakla gelip sormuşlar:

Komşu: “Ali, senin neyin var, neyin yok? Sen bu ineği nasıl aldın?”

Ali gülümsemiş: “Onu bana Allah gönderdi.”

Fakat bu hadise kısa sürede dedikoduya dönüşmüş. “Ali hırsızlık yaptı, inek çaldı!” diye yayılmış. İneğin sahibi Sabri Efendi, bu dedikoduyu duyunca öfkeyle Kadı Hazretleri’ne koşmuş.

Kadı Efendi, Ali’yi huzuruna çağırmış. Ali, saygıyla diz çökmüş Kadı’nın karşısına çıkmış. Kadı, yüksek makamının ağırlığıyla koltuğunda oturuyor, yüzünde soğuk bir ciddiyet taşıyormuş.

Kadı Efendi: “Ali! Seni buraya getirdik. Etrafta dolaşan sözler doğru mu? Yoksulluk bir kusur değildir, ancak hırsızlık ve yalan affedilemez. Söyle bana, o ineği nereden buldun? Biliyorum fakirsin, ama başkasının malı haramdır! O ineği neden kestin, doğruyu söyle! Sakın bana, ‘Onu bana Allah gönderdi,’ deme! Zira bu, en büyük suça en büyük iftirayı eklemektir!”

Ali: “Kadı Hazretleri, sizin hükmünüz başımız üstüne. Ama ben yalan söylemem. Onu bana Allah gönderdi. O benim rızkımdı. Başka bir açıklaması yok.”

Kadı Efendi, kaşlarını çatarak sinirle masaya vurmuş, sesi mahkeme salonunda yankılanmış:

Kadı Efendi:Yeter! Bu ne cüret! Sen, bu sözlerinle sadece beni değil, aklı ve mantığı hiçe sayıyorsun! Ben adalet dağıtan bir kulum! Adalet, çalışanın hakkını korur, gökten inen mucizelere dayanmaz! İnsan çalışır, kazanır! Yoksa herkes oturup ‘Allah bana göndersin’ diye bekler! Senin bu inançsızlık ve küstahlıkla karışık sözlerin, suçu kabul etmemekten daha büyük ceza gerektirir! Cezalandırılmayı hak ediyorsun! Beni kızdırıyorsun ve benim vaktimi alıyorsun!”

Ali: “Beni cezalandırırsanız, hakikatten şaşmış olursunuz Kadı Efendi. Ben yalan söylemiyorum. O inek, benim kısmetimdir. Eğer siz beni bu yüzden cezalandırırsanız, biliniz ki, adaletinizi O’nun iradesine karşı koyarak karartmış olursunuz. Korkunuz benden değil, O’ndaki haktan olsun.”

Ali’nin bu son sözleri, Kadı’nın otoritesine bir meydan okuma gibi gelmiş olsa da, Ali’nin gözlerindeki saf inanç, Kadı’nın içindeki bir yeri sızlatmış. Kadı Efendi, göğsüne doğru hafifçe eğilmiş, elini kalbine götürmüş.

Kadı Efendi: (Bir süre sessiz kaldıktan sonra) “Pekâlâ Ali. Git. Seni cezalandırmak için acele etmeyeceğim. Ancak bir karara varmadan önce vicdanıma danışmalıyım. Yarın mahkemeye devam edeceğiz. Yarın tekrar gel!”

O gece Kadı Efendi, yatağına uzanmış ama gözüne uyku girmemiş. Ali’nin sözleri kulaklarında çınlıyormuş. Kadı Efendi, odasında dönüp durmuş, en sonunda abdest almış ve seccadesinin başına geçmiş. Gözyaşlarıyla ellerini açmış ve yakarmış: “Ya Rabbi, bu kulun adaleti şaşırmaktan korkar! Eğer bu fakirin sözlerinde zerre kadar hakikat varsa, beni aydınlat! Eğer bu bir hırsızlık ise, bana bunu ispatla! Adaleti, senin merhametinle buluşturmama yardım et!

Bu derin yakarışın ardından yorgun düşmüş ve uykuya dalmış. Rüyasında kendini Ali’nin yattığı o elma ağacının altında bulmuş. İki yirmilik genç adamın, yani Sabri’nin babası ve o çirkin adamın, şiddetle kavga ettiğini görmüş. Kavgada Ali’nin babasının can çekişmesini, sonra da cansız bedeninin hızla ağacın altına gömülmesini izlemiş.

Ertesi gün Kadı Efendi, yüzünde uykusuzluğun ve ilahi bir gerçeğin ağırlığıyla mahkeme salonuna gelmiş. Sırrı çözmüş olmanın verdiği bir sarsılmaz güvenle, Ali’yi, Sabri Efendi’yi, iki muhafızı ve Sabri Efendi’nin yanında duran o çirkin suratlı, yaşlı adamı doğrudan elma ağacının altına çağırmış.

Kadı Hazretleri, muhafızlardan ağacın altını kazmasını emretmiş. Kazdıkça topraktan, kefene sarılı, yıllar önce öldürülmüş bir insan cesedi çıkmış.

Ali şaşkınlık içinde kalmış, Sabri Efendi’nin ve yanındaki çirkin adamın yüzü ise bembeyaz kesilmiş, dilleri tutulmuş.

Sabri Efendi: (Zorlukla konuşur) “B-bu… bu ne alaka? Bu cesedin bizimle ne alakası var Kadı Efendi?”

Kadı Efendi, Sabri Efendi’nin gözlerinin içine, ruhunun derinliklerine bakarcasına dikmiş ve sesi adeta gök gürültüsü gibi tüm ovada yankılanmış:

Kadı Efendi:Alakası şu Sabri Efendi! Yıllar önce, senin baban ve yanında duran bu suç ortağı, Ali’nin babasını burada, bu kutsal gölgenin altında kalleşçe öldürdüler! Onu gömdüler ve mallarını, tarlalarını, tüm servetini gasp ettiler! Oysa o inek de dâhil olmak üzere, senin zaptında olan her şey, Ali’nin babasından çalınmış kul hakkıdır! Ali haklıydı. O inek ona, bu ağacın altında, ilahi adalet tarafından gönderilmiştir!”

Kadı, elini havaya kaldırmış ve hükmünü ilan etmiş:

Kadı Efendi:Mahkeme, İlahi İradeyle aydınlanmıştır! Ali davayı kazandı, Sabri Efendi! Senin neyin var neyin yoksa, tüm arazilerin, tarlaların ve malların Ali’nin tapusuna geçirilecektir! Mahkeme bitmiştir!

Sabri Efendi’nin yüzü öfkeden kasılmış. Ali ise gözlerinde yaşlarla, buruk bir tebessümle tecelli eden ilahi adaleti izlemiş. Kadı Hazretleri, bu adaletin yerine gelişi karşısında huzurla gülümsemiş. Oysa Sabri Efendi, cebindeki altınları sinirle Ali’ye uzatmak zorunda kalmış. Muhafızlar, Sabri Efendi’yi ve cinayete ortak olan o çirkin adamı yakalamış.

Evet sevgili dinleyiciler ve hakikat arayıcıları… Bu hikaye, sadece eski zamanlardan bir masal değildir; bu, İlahi Adaletin ne kadar sabırlı, ne kadar ince ve ne kadar kesin çalıştığının bir kanıtıdır.

Hikayeden alacağımız en büyük ders şudur: Hasan Amca’nın dediği gibi, elbette çalışmak, alın teri dökmek farzdır. Ama Ali’nin yaptığı gibi, zorluk anında dahi Allah’a tam tevekkül etmek, imanın en yüksek mertebesidir.

Rızık, sadece tarladan değil, aynı zamanda kalpten gelen duadan da gelir. Ali’nin babasının hakkı, yıllar sonra dahi, bir inek ve bir rüya vesilesiyle sahibini bulmuştur. Allah kimsenin hakkını kimsede bırakmaz. Eğer birinin hakkını yediyseniz, o hak, bu dünyada olmasa bile, mahşer gününde en beklemediğiniz anda karşınıza çıkacaktır. Ali, onca yıl yoksulluk, açlık ve yokluk çekti. Ama bu çektiği çile, babasının hakkının geri dönüşünün bedeliydi. Zorluk, bazen adaletin tohumudur.

Dileriz ki, bu dünyada birbirimizin gönlünü alalım, birbirimizle helalleşelim. Zira en büyük zenginlik, helal kazancın ve kul hakkının olmadığı bir vicdanla öteki tarafa göç etmektir. Ali’nin hikayesi bize, sabredenlerin ve Allah’a güvenenlerin asla kaybetmeyeceğini fısıldamaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir