Çalınan Kış

Köyün eteklerinde, zümrüt yeşili bahçelerin arasında, toprağın her zerresine sevgiyle dokunan yaşlı bir adam yaşardı: Hakkı Amca. Yıllarca o toprağı ekip biçmiş, terini damla damla akıtmış, tırnaklarıyla kazıyarak bir bahçe kurmuştu kendine. Bu bahçeden elde ettiği her şeyle, evlatlarını büyütmüş, okutmuş, büyük şehirlere yollamıştı. Ancak zamanla, yolladığı o evlatlar bir daha geri dönmemiş, babalarını ne aramış ne de sormuştu. Hakkı Amca, bu derin yara yüreğinde kanasa da, umudunu bahçesindeki elmalara, armutlara, mis kokulu kayısılara bağlamıştı. Ne var ki, o yıl bereket de, şans da yüzüne gülmemişti. Meyveler dalında olgunlaşmış, hatta çürümeye yüz tutmuştu; ama satacak kimse yoktu. Hakkı Amca, geçinemez duruma gelmişti.
Derken bir gün, köyün tozlu yolundan lüks bir araba çıktı. İçinden takım elbiseli, gösterişli bir adam indi. Bu, şehirlerden gelen, “İsmail Bey” denen bir tüccardı. İsmail Bey, gözüne kestirdiği bu bereketli bahçenin sahibi Hakkı Amca’ya yaklaştı. “Amca, amca! Hayırlı işler,” dedi İsmail Bey, sahte bir samimiyetle. “Bu meyveler ne güzel böyle! Ama görüyorum ki çürümeye başlamışlar, yazık olacak.” Hakkı Amca, hüzünle, “Öyle beyim,” dedi. “Satamadım işte. Emekler boşa gidecek.” İsmail Bey hemen fırsatı değerlendirdi.

“Bak amca, bunlar şehre gitmez. Tadı kaçmış, alıcı bulamayız. Ama ben sana bir güzellik yapayım, alıcı bulursam satarım. Çok ucuza almam lazım, çünkü risk alıyorum.” Telefonunu çıkarıp, sanki birileriyle konuşuyormuş gibi boş numaralar çevirdi. Hakkı Amca’nın saf kalbi ise, onun her kelimesine inanıyordu. Tüccar, uzun bir pazarlığın ardından, meyvelerin kilosunu gülünç denecek kadar az bir fiyata almayı teklif etti. “Amca,” dedi İsmail Bey, “şimdi üzerimde nakit yok. Ama ben bu malları götürür götürmez sana ödemeyi yaparım. Haftaya da tekrar gelir, kalan meyvelerini de alırım.” Hakkı Amca’nın gözleri parladı. “Allah razı olsun evladım,” dedi minnetle. İsmail Bey’in adamları hızla tüm kasaları kamyona yükledi. Hakkı Amca’nın bahçesi bomboş kalmıştı ama yüreği bir umutla doluydu. “Haftaya…” diye mırıldandı.
İsmail Bey, şehre döndüğünde, ilk iş olarak en yakın arkadaşı Cemal’in yanına uğradı. İsmail Bey, Cemal’in o köyden olduğunu, hatta dolandırdığı yaşlı adamın onun babası Hakkı Amca olduğunu bilmiyordu. Cemal de, yıllardır babasıyla bağını koparmış olduğu için, İsmail’in bahsettiği yaşlı çiftçinin kendi babası olabileceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu.

Lüks bir restoranda en pahalı içkilerini yudumlarken, İsmail Bey, yüzünde keyifli bir sırıtışla anlatmaya başladı. “Cemal,” dedi İsmail Bey. “Bu sefer öyle bir vuruş yaptım ki, inanamazsın! Gittim bir köye. Orada yaşlı bir moruk vardı… Öyle bir yalan söyledim ki, ‘Meyveler çürümüş, satılmaz’ falan filan diye. Neredeyse bedavaya aldım hepsini! Burada tam beş katına sattım!” Cemal, babasının alın terinin bu şekilde sömürülmesine tanıklık ettiğinin farkında bile olmadan kahkahalar atmaya başladı. “Vay çakal! Helal olsun sana!” İsmail Bey daha da keyiflendi. “Yaşlı moruğu görecektin! Gözleri parlıyordu, beni bekliyordu ‘haftaya geleceğim’ sanıyordu. Hahaha!” İsmail’in kahkahalarıyla Cemal’in kahkahaları birbirine karıştı. İkisi de, biri bilerek diğeri ise bilmeyerek, bir babanın emeği ve umudu üzerine kurulu bir aldatmacayı kutluyorlardı.
Haftalar geçti. İsmail Bey’den ne bir haber geldi ne de kapısında beliren bir araba. Hakkı Amca, bekleyişin, hayal kırıklığının ve vefasızlığın ağırlığıyla günden güne eridi ve yataklara düştü. Komşuları ona baktı, ama Hakkı Amca’nın gözleri hep camdan dışarıdaki boş bahçeye ve yola bakıyordu. Tek istediği, emeğinin karşılığıydı. İsmail Bey ise zenginleşiyordu, ama parayla satın alamadığı bir şey vardı: Huzur. Olaydan birkaç hafta sonra, İsmail Bey uykuya daldığında, rüyaları kâbusa dönmeye başladı. Gözlerini kapattığında, kendini hep o köyün yolunda, bomboş kalmış meyve bahçesinin ortasında görüyordu.

Karşısında, omuzları çökmüş, üzerinde eski püskü kıyafetleri olan Hakkı Amca duruyordu. Yaşlı adamın gözleri, İsmail Bey’in kalbine işleyen, derin bir sitemle doluydu. “İsmail evladım…” diye fısıldıyordu Hakkı Amca’nın sesi. “Ben senden sadece yemeklerimin karşılığını istedim. Sen benim emeklerimi çöp ettin… Benim kışımı çaldın.” İsmail Bey dehşet içinde sıçrayarak uyanıyordu. Artık uyumaktan korkuyordu.

İsmail Bey, vicdan azabına daha fazla dayanamayarak, bir sabah erkenden köyün yolunu tuttu. Yanına aldığı yüklü miktarda parayı, Hakkı Amca’ya borcunu ödeyip bir nebze olsun rahatlamak istiyordu. Köye vardığında, ilk olarak komşulara sordu. Ona, Hakkı Amca’nın iki gün önce yatağa düşüp vefat ettiğini söylediler. Yaşlı adam, o parayı beklemiş, umutla yollara bakmış, sonra sessizce son nefesini vermişti. İsmail Bey, yıkılmış bir şekilde elindeki parayla ortada kalırken, komşular Hakkı Amca’nın son dileğini hatırladılar: “Eğer o tüccar gelirse, ona söyleyin… Ben parayı değil, bir oğlumun bile dönüp bakmamasını dert ettim. Benim asıl çürüyen şeyim meyvelerim değil, oğullarımın kalbiydi.”
Bu sözleri duyan İsmail Bey, anında gerçeği anladı. Aklına, kahkahalarla anlattığı o hikaye ve kahkahalarına eşlik eden Cemal geldi. İsmail, o dolandırdığı “moruğun” aslında en yakın arkadaşının babası olduğunu anlamanın şokuyla sarsıldı. Yaptığı sadece bir hırsızlık değil, aynı zamanda en yakın dostuna da bilmeden ihanet etmekti. Şehre döndüğünde, İsmail Bey doğruca Cemal’in ofisine gitti ve tüm gerçeği, en ince ayrıntısına kadar Cemal’e anlattı. Hem dolandırıcılığı, hem de Hakkı Amca’nın son sözlerini… Cemal, İsmail’in anlattığı “yaşlı moruğun” kendi babası olduğunu öğrendiğinde, o kahkahanın sesi kulaklarında çınladı. Babasının emeğine gülen, onu bir yabancıyla birlikte alay konusu yapan kişi kendisiydi. O günden sonra, İsmail Bey’in kâbusları daha da şiddetlendi; artık hem Hakkı Amca’nın sitemi hem de Cemal’in sessiz öfkesi onunla birlikteydi. İki adam da, servetlerinin üzerinde otursalar da, Hakkı Amca’nın çürümüş meyvelerinden daha acı bir gerçeğin yükünü taşıyacaklardı: Biri çaldığı emek yüzünden, diğeri ise terk ettiği ve alay ettiği baba yüzünden asla huzur bulamayacaktı.






