HikayelerMasal HikayeleriSaray Hikayeleri

Hükümdarın Uyanışı

Ülkenin Birinde kalbi pamuktan, elleri şefkatten yoğrulmuş bir Sultan yaşardı. Adı Ahmet Şah‘tı. O, kimsenin canı yanmasın, kimse aç kalmasın diye gece gündüz ferman yazan, tahtında oturan bir Merhamet Dağı idi. Ancak bu merhamet, en yakını tarafından bir zayıflık olarak görülüyordu.

Başkent’te herkesin hürmetle eğildiği, dürüstlüğün timsali olan Sadrazam Halid Paşa, Padişah’ın gölgesiydi. Ama Halid’in göğsünün altında, merhamete karşı beslenen Soğuk Bir Hırs yatıyordu. O, bu merhamet ülkesini, dışarıdaki Yedi Denizin Ardındaki Karanlık İmparatorluğa bir hediye olarak sunmak üzere görevlendirilmiş, ipek iplerle bağlanmış bir piyondan başka bir şey değildi. Halid, Padişah’ın kulağına her gün bir damla zehir damlatırdı: “Sultanım, komşumuzun elçisi size saygısızlık etmiştir. Barış, ancak kılıcın gölgesinde yaşar.”

Halid, sarayda fısıltılar yaymakla kalmadı; şehir meydanlarında da kendi casuslarını ve hatiplerini görevlendirdi. Padişah yardım gönderdikçe, Vezir’in adamları halkın arasına karışır ve bağırırdı: “Padişahınızın gönderdiği bu üç kuruşluk yardım, sizin alın terinizden çalınmıştır! Ahmet Şah korkaklığıyla hükmeder, sizi koruyacak güce sahip değildir!” Bu yalanlar, Padişah’ın merhametini bile halkın gözünde küçük düşürücü bir sadakaya çevirdi. Halkın öfkesi Padişah’a yöneldi. Vezir, bu manzarayı Padişah’a üzüntüyle aktararak, savaş fermanını imzalamasını sağladı. Ahmet Şah’ın yüzü, bu ihanet ve kışkırtmayla çizilmiş acı bir karikatüre dönmüştü; en yakını olan eşi Hürrem Sultan’dan bile şüphe eder hale gelmişti.

Sarayda, Padişah’ın en çok sevdiği, sadakati bir ağacın kökleri kadar derin olan yaşlı bir bahçıvan vardı: Baba Fidai. Vezir’in gizli kuryelerle şifreli fısıldaştığına şahit olunca, kalbi korkuyla çarparak Padişah’ın huzuruna çıktı ve yalvardı: “Sultanım, Veziriniz Halid, bir kurt postu giymiş bir canavardır! Onun gözlerindeki gizli kini görmenizi isterim!”

Ancak Padişah Ahmet Şah, Vezir’e olan inancıyla öfkelendi: “Sen nasıl hitap edersin benim vezirime? Benim Vezirim, hak ve hukuktur! Benim Vezirim, ben neysem odur! Sen, en değerli yardımcımı karalamaya cüret ediyorsun!” Padişah’ın emriyle Baba Fidai, zindanların karanlığına atıldı.

Geriye kalan tek umut, Baba Fidai’nin oğlu Yasin ve dürüst Kadı Efendi idi. Yasin, Vezir’in karanlık konuşmalarını dinleyerek kanıtları topladı. Kadı Efendi, Padişah’a zekice bir plan sundu: “Sultanım, Kuzey Kalesi’nin erzak bütçesini normalin iki katı olan iki yüz keseye çıkarın. Bu sırrı sadece Vezirinizle paylaşın ve parayı onun mühürüyle yollatın. Eğer kaleye iki yüz kese yerine, Vezir’in her zamanki gibi gönderdiği yüz kese ulaşırsa… Veziriniz hırsızlık yapmış ve geri kalan yüz keseyi dış düşmana aktarmış demektir.”

Padişah Ahmet Şah, büyük bir acıyla bu planı kabul etti. Halid Paşa, iki yüz keseyi hazineden aldıktan sonra, açgözlülükle yüz keseyi Yedi Deniz’in gizli ajanlarına teslim etti ve kalan yüz keseyi kaleye gönderdi. Vezir, hiçbir şeyden habersizdi; çünkü Padişah, Vezir’in ajanlarla buluştuğu anda onları yakalamak için özel birlikler görevlendirmişti. Padişah’ın askerleri, ajanları ve çalınan yüz keseyi ele geçirdi. Ajanlar, sorguda, Vezir’in ihanet planının tüm detaylarını anlattılar.

Kısa süre sonra, Kuzey Kalesi’nden gelen mektupta “her zamanki gibi gönderilen yüz kesenin” ulaştığı yazıyordu. O an, Padişah Ahmet Şah’ın gözleri açıldı.

Vezir Halid, saraya dönüp yalan söyledi: “Padişahım! Gönderdiğiniz iki yüz keseyi bizzat kendi mühürümle Kuzey Kalesi’ne gönderdim. Bu, sadece ikimizin arasındaki bir sır olarak kalmıştır.”

Padişah, tahtında dimdik oturuyordu. Soğuk bir sesle sordu: “Gerçekten mi? İki yüz keseyi de mi gönderdin?” Vezir’in maskesi düştü. Padişah, elindeki zembereği çekti. Gizli kapılar açıldı; içeriden Baba Fidai’nin oğlu Yasin, Kadı Efendi, kelepçeli Yedi Deniz ajanları ve çalınan yüz kesenin tamamı salona girdi.

Padişah Ahmet Şah, tahtından kalktı ve yüksek bir sesle haykırdı: “Masalımız bitti Vezir! Benim merhametim, senin ihanetinin gölgesinde kaldı. Sen benim Körlüğümün ve Zayıflığımın piyonu oldun!” Hain Vezir Halid, tüm ihanetleriyle birlikte zindanlara atıldı.

Padişah Ahmet Şah’ın ilk emri, Baba Fidai’nin zindandan çıkarılması oldu. Yaşlı bahçıvan huzura getirildiğinde, Padişah tahtından indi ve Baba Fidai’nin önünde diz çöktü.

Affet beni, Baba Fidai. Seni dinlemeliydim. Sen bir bahçıvansın; her şeyi kendi gözünle görebilirsin. Ama ben bir Padişahım, sadece duyduklarımla hareket ettim. O yüzden hep yanıldım.”

Padişah doğruldu ve Baba Fidai’yi ayağa kaldırdı: “Seni yeni Vezirim yapıyorum! Çünkü sen, neyin yeşereceğini, neyin kuruyacağını bilirsin. Oğlun Yasin’i de en yakın yardımcın ve sırdaşın olarak yanına veriyorum.”

Padişah Ahmet Şah, o günden sonra saltanatını yürüttüğü merhametin yanına, uyanık bir zekâyı ve gerçeği arayan bir alçakgönüllülüğü de ekledi. Ülke, yeni Vezir ve genç yardımcısının eliyle yeniden yeşerdi.

Masalın Dersi: En büyük güç, hata yaptığını kabul etme ve gerçeği en mütevazı olandan öğrenme alçakgönüllülüğündedir. Yüce bir hükümdar, neyi duyduğuna değil, neyi gördüğüne güvenmelidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir