Bitmeyen Pişmanlık
Dağların yamacında eski çam ormanının derinliğinde ormancı Hasan baltasını her vuruşta yüreğine de indiriyordu artık o gün ağaç devrildiğinden beri gözüne uyku girmez olmuştu geceleri uyanıyor ter içinde kalıyordu ya duyulsaydı sesim ya bir adım sola çekilseydi Mehmet diye kendi kendine konuşuyordu karanlıkta bazen yataktan kalkıyor pencereye yaslanıyor dışarıdaki karanlığa bakıyordu sanki Mehmet orada duruyormuş gibi gözlerini kısarak arıyordu boşluğu
Mehmet’in iyileşmesi yavaş ilerliyordu bacağı hâlâ alçıdaydı yürümeye kalkınca yüzü buruşuyordu acıdan çocuklar Ali ile Veli babalarının acısını içlerinde büyütüyor öfkeyi ateş gibi körüklüyorlardı ama Hasan’ın acısı bambaşkaydı o acıyı kimse görmüyordu
bir akşam babaları erkenden uyuyunca çocuklar yine fısıldaştı plan yaptılar ama Hasan o sırada kulübesinde tek başına oturuyordu masanın üstünde eski bir fotoğraf Mehmet’le birlikte gençliklerinde ormanda gülüyorlardı Hasan parmağını fotoğrafın üstünde gezdirdi
kardeşim neden dinlemedin beni neden bir adım attın öne diye mırıldandı sesi titriyordu sonra birden kalktı yere çöktü ellerini başına koydu ben yaptım ben kestim o ağacı ben vurdum baltayı ben öldürdüm seni diye diye ağlamaya başladı hıçkırıkları kulübenin tahtalarını titretiyordu dışarıda rüzgâr uğulduyordu ama Hasan’ın içindeki fırtına daha büyüktü
sabah kapının önünde Mehmet’in bastonunu ve kanlı bezi gördüğünde zaten bitkin düşmüştü diz çöktü bastona dokundu titreyen parmaklarla okşadı sanki Mehmet’in eliymiş gibi
affet beni Mehmet affet beni ben katilim ben senin hayatını kararttım karın çocuklarının gözüne nasıl bakacağım ben nasıl yaşayacağım diye inledi sonra birden kalktı ormana doğru koştu baltayı aldı ama vurmadı yere attı baltayı diz çöktü ağacın dibine başını gövdeye yasladı
keşke ben düşseydim altına keşke sen sağlıklı olsaydın keşke sesim gök gürültüsü gibi çıksaydı keşke o gün evde kalsaydım keşke hiç doğmasaydım diye diye ağladı sesi ormanda yankılandı kuşlar sustu dallar eğildi sanki dinliyordu
o gün ormana gitmedi kulübesine kapandı kapıyı sürgüledi yemek yemedi su içmedi saatlerce oturdu yerde gözleri boş bakıyordu bazen gülümsüyordu hatırlıyordu Mehmet’le birlikte odun taşıdıkları günleri sonra birden yüzü kırışıyordu yine ağlıyordu
komşular kapıyı zorladığında içeriden gelen ses boğuktu
gidin bırakın beni ben katilim Mehmet’i ben öldürdüm her gün yüzüme bakıyor rüyamda her gece üstüme düşüyor ağaç ben çekiyorum baltayı o düşüyor üstüme diye haykırdı sonra sustu hıçkırıklara boğuldu
Mehmet geldiğinde Hasan kapıyı açtı ama ayakta duramıyordu duvara yaslandı yüzü kül gibiydi gözleri kan çanağı
Mehmet bir adım attı Hasan’ın omzuna dokundu
kardeş bak bana ben yaşıyorum
Hasan başını kaldıramadı
yaşamıyorsun sen yaşıyorsun ama bacağım gibi kırık değil misin içinden bir yerler kırık değil mi çocuklarımın gözüne bakamıyorum artık senin yüzünden değil benim yüzümden senin acın benim suçum benim günahım diye mırıldandı sonra birden çocuklara döndü
siz haklısınız benden nefret edin korkutun beni taş atın ses çıkarın gece gündüz tilki koyun pınara hepsi az bile ben hepsini hak ediyorum çünkü ben yaptım ben kestim o lanet ağacı
çocuklar şaşırdı Ali’nin dudakları titredi Veli ağlamaya başladı
Hasan devam etti
her sabah uyanıyorum içimde bir ağırlık var sanki o ağaç hâlâ üstümde her nefes alışımda göğsüm eziliyor keşke affetmeseydin beni Mehmet keşke köyden kovsaydınız keşke taşlasaydınız beni o zaman belki biraz hafiflerdi bu yük
Mehmet’in gözleri doldu
yeter Hasan yeter artık kendini yiyip bitirme ben affettim Allah da affetsin yeter
Hasan başını salladı ama inanmadı
affetmek kolay değil kardeş ben kendimi affedemiyorum nasıl affedeceğim
o an kulübenin önünde herkes sustu Hasan’ın omuzları sarsılıyordu yılların pişmanlığıyla gözyaşları durmuyordu çocuklara sarıldı ama sarılırken bile titriyordu
affedin beni çocuklar affedin keşke o gün başka bir ağaç keseydim keşke siz babasız kalmasaydınız keşke her şey başka olsaydı
Ali ağlayarak sarıldı
biz de özür dileriz Hasan amca biz de çok kötüydük
Veli de katıldı
Hasan onları bırakmadı uzun süre öyle kaldı gözyaşları çocukların saçlarına damlıyordu pişmanlık o kadar derindi ki sanki hiç geçmeyecek gibiydi
günler geçti Hasan ormana gitti ama baltayı eline alınca eli titriyordu her vuruşta duruyordu içinden dua ediyordu Allah’ım bir daha kimsenin canı yanmasın benim yüzümden bir daha kimse benim gibi acı çekmesin
çocuklar değişmişti Hasan’ın yanına geliyor odun taşıyor çay koyuyordu Hasan onlara hikâye anlatıyordu ama bazen gözleri dalıyordu bazen susuyordu elini göğsüne koyuyordu sanki hâlâ o ağırlık oradaydı
hayat böyleydi işte bir odun düşüyordu bir can yanıyordu sonra kin doğuyordu sonra pişmanlık o pişmanlık öyle derin oluyordu ki bazen affetmek bile yetmiyordu yürekteki yara kapanmıyordu sadece biraz kanıyordu daha az daha sessiz ama hep oradaydı
