Hikayeler

Dört Tabutluk Veda: Öküzgözü’nde Sönen Bir Yuva

O akşamın hikayesini yazmak için kalemi elime aldığımda, mürekkep değil, doğrudan ruhun acısı akmaya başlıyor. Hikaye, Korkuteli’nin o meşum asfaltında değil, Akdeniz akşamının yumuşak ışığı altında, geri dönüş umuduyla dolu bir arabanın içinde başladı.

Ben bir yazar olarak, kaza anının dehşetini değil, kazadan önceki son dakikaları, o anların paha biçilmez ve geri getirilemez değerini yakalamayı seçiyorum.

Aracın içinde dört yolcu vardı. Ziynet (anne) ve İsmail (baba), oğulları Hüseyin’in direksiyonunda olduğu arabada, kızları Dilek ile birlikte Elmalı’daki evlerine, Hüseyin’in bıraktığı iki küçük torunlarına dönüyorlardı. Hastane gününün yorgunluğuna rağmen, hepsinin zihni ve kalbi evdeydi.

Direksiyondaki Hüseyin, yorgunluğundan çok, geride bıraktığı o iki küçük canın hasretiyle acele ediyordu. Yanında oturan annesi Ziynet’e döndü ve usulca fısıldadı:

“Ah Anne, şu yolu bir an önce bitirsek. Ben şimdi onları o kadar çok özledim ki… Küçük elleriyle boynuma sarılışlarını hayal ediyorum. Bir an önce onlara kavuşmalıyız.”

Hüseyin’in aklı sadece özlemde değildi, gelecekteydi. Arabanın içinde, havada asılı kalan sayısız hayal vardı. Babasına, İsmail’e seslendi:

“Baba, yarın tarlayı mutlaka işleyelim. Yoksa geç kalacağız. Hayvanları da sabah erken dağa salalım, bugün hastane yüzünden otlatamadık doğru dürüst. Ama önce… şu çocukların okul masraflarını bir toparlayalım bu kış. Onların geleceği her şeyden önemli.”

Hüseyin’in sözleri, arka koltukta dinlenen İsmail’in kulağına çalınmıştı. İsmail, bir babanın ve dedenin sorumluluğuyla cevap verdi. Yanında, uykunun kollarına bıraktığı kızı Dilek vardı. Dilek, Hüseyin’in sevgili kız kardeşi, o iki çocuğun biricik halasıydı.

“Doğru dersin oğlum,” diye cevapladı İsmail. “Ama sen o çocukları hiç merak etme. Biz Ziynet’le (eşi) onların her zaman arkasındayız. Benim de tek hayalim, Dilek’in önce okulunu bitirdiğini, sonra da mürüvvetini görmek. Sen de rahat ol, Hüseyin. Biz daha torunlarımızın büyüdüğünü, okullarını bitirdiğini, adam olduğunu göreceğiz inşallah. Yarına hem tarlayı hem de hayvanları hallederiz el birliğiyle.”

İşte, benim anlatmak istediğim sahne tam olarak buydu: İçten, samimi bir aile hasreti ve geleceğe dair kurulan sayısız hayal. Bir ailenin, bir genç kızın mezuniyetini, bir babanın çocuklarının geleceğini görme umudu. Geri dönüş yolculuklarının özü budur: Özlem, Bekleyiş ve Yaşama Dair Sözler.

Ama hayat, bazen en güzel anların üzerine en çirkin çizgiyi çizer.

O sohbetin sıcaklığı daha arabanın içinde erimemişken, Korkuteli-Elmalı karayolunun o lanetli Öküzgözü mevkisinde, karşı yönden gelen bir ışık, o hasret dolu bekleyişi, o tarlaya dair sözleri, o düğün ve mezuniyet hayallerini sonsuza dek bitirdi.

Bu mevkii… Ben, bir yazar olarak, sadece bu ailenin değil, geçmiş yıllarda bu virajlarda ve düzlüklerde belki de yüzlerce insanın toprağa verildiğini biliyorum. Öküzgözü, bir uğursuzluk yuvasıydı. O gece, bu lanetli mevkii, bir ailenin dört ferdini, kurdukları tüm hayalleriyle birlikte yuttu.

Ben, bir yazar olarak, o gece, o iki küçük çocuğun kapıda bekleyişini duydum. Babalarının, dedelerinin, babaannelerinin ve sevgili halalarının sesi hala kulaklarında çınlarken, kapının açılmayacağını bilmiyorlardı. Ve biliyorum ki, bu hikayenin en acı kısmı, yolda kaybolan dört candan çok, evde kalan ve bir daha geri gelmeyecek olan o babayı, o tarlayı sürecek dedeyi, anneyi ve halayı boşuna bekleyen iki küçük yüreğin sessizliğini ve o kapıdaki tıkırtıları duymaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir