HikayelerSanatçıların Hayatı; Hikayesi

Kısaca (ŞABAN) Kemal SUNAL

Hayat hikayesine Başlamadan önce bu kısa kesiti dinleyiniz  🙁

Keşke herşey duyduğunuz röportaj’daki gibi olsaydı dimi, Keşke Ben Ölmedim Diyebilseydi;  kemal sunal’ın benim gözümde hayatını anlatıyorum sizlere;

o saflığı ile o güler yüzü ile yaşamında milyonları kahkahaya boğan adamın, ölümüyle milyonları üzdüğü bir hikayeyi anlatacağım

Benim Gözümde Kemal Sunal’ın hikayesi, bu ülkenin güler yüzlü vicdanının hikayesiydi. O, sadece bir komedyen değil, bir fenomendi; bir devrin ve bir kuşağın ta kendisiydi.

Toplamda 82 sinema filminde rol almıştı.

11 Kasım 1944’te Malatya’dan İstanbul’a uzanan hayatında, işçi bir babanın ve ev hanımı bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Onun mizahının bu denli halktan ve sahici olmasının sırrı, o mütevazı başlangıçlarda gizliydi. Hayatının ilk büyük ironisini eğitim hayatında yaşadı: O, İnek Şaban tiplemesinin ruhunu taşırcasına, liseyi tam 11 yılda bitirdi. Bu, onun canlandırdığı haylaz, saf ama kalbi temiz karakterlerin ruh halini bizzat deneyimlediğinin en büyük kanıtıydı. O, okul sıralarında harcadığı yılları, sinemada yüz milyonlarca kahkahaya dönüştürecekti.

Usta yönetmen Ertem Eğilmez tarafından keşfedildikten sonra, onun oyunculuk metodu, stüdyo ezberlerine değil, gerçek hayatın kendisine dayanarak efsane oldu. Kemal Sunal, rolü ezberlemez; rolü olduğu gibi yaşardı. Bir film çekilmeden çok önce, senaryonun geçtiği mahallere, köylere ve sokaklara gidip bizzat keşif yapardı. Amacı sadece mekanı görmek değildi; oradaki insanlarla tanışmak, onlarla sohbet etmek, onların dertlerini dinlemek ve en önemlisi nasıl davrandıklarını gözlemlemekti. O, bir bilim insanı titizliğiyle, esnafın duruşunu, fakirin omuz düşüklüğünü, gençlerin konuşma dilini not ederdi. Rollerini o insanlardan alıyordu.

Bu samimiyet ve doğallık, onun sanatsal dehasının ve halkla kurduğu kopmaz bağın yegane sırrıydı. Bu yüzden, onun tekniği, günümüzün kolaycı mizah anlayışına en büyük dersi verdi: Şu anki filmlerde küfürler ve hakaretler beğeni toplarken, Kemal Sunal’ın tek sözü küfürsüz biçimde birçok şeyi anlatıyordu. O, temiz bir dille, en derin mizahı yarattı.

Kemal Sunal’ın özel bir kitlesi yoktu. O, 7’den 70’e, zengin fakir demeden herkesin sevdiği bir insandı. Onun sanatı, tüm dünyaya hitap eden bir dildi. O, en ufak üzüntüsü ile insanları ağlamalık eden ve en ufak gülümsemesi ile dahi insanlara kahkahaya boğan bir kahramandı. Bu, onun trajikomik dehasının en büyük kanıtıydı.

Onun en büyük korkusu sevenlerini üzmekti. Seyirci onunla bütünleşen bir topluluktu. O, bu bütünleşmeyi biliyordu ve seyircisini hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu.

Onun sanatsal gücü öylesine derindi ki, hüzün yarattığında gerçeği bile perdeleyebiliyordu. Hatırlarsınız izlemeyeniniz yoktur, Tıpkı “Şark Bülbülü” filmindeki detaylı sahnede olduğu gibi. Gazinolardaki rekabetten bunalan Şaban, Arap Cemal’in arabasına bomba konduğunu gören Fethi’nin “ŞABAN BİNME O ARABAYA!” diye bağırmasıyla atlamış ve araç patlamıştı. Tüm halk yasa boğulmuştu. Şaban, köyüne dönerken otogarda herkesin arasından geçmesine rağmen, halk o kadar üzgündü ki, Şaban’ı bile fark edememişlerdi.

Ne yazık ki, Kemal Sunal’ın diğer büyük korkusu olan uçaklar, hayatının final sahnesine yazıldı. uçak ile seyahat edilmesi gerektiğinde yapmayın ya ben uçakla gidemem, uçağa binersem ölürüm diye gülümsediği ve milleti güldürdüğü bir gerçektir. böyle durumlarda araba ile seyahati seçiyor uzun yolculuklar dahi olsa araç ile şehirler arası gidip geliyordu

Bu resim onun son fotoğrafı oldu ve hayatını kaybettiği uçağa binerken verdiği son pozdu;

Bir film çekimi için seyahat etmek zorunda kalan Kemal Sunal, 3 Temmuz 2000 günü, korkusuyla yüzleştiği uçağın kalkış anında, kalp krizi geçirerek aramızdan ayrıldı.

Onun vefatı, sadece günlerce değil, aylarca süren derin bir üzüntü yarattı. İnsanlar, onun yokluğuna alışamadılar. Öldükten sonra dahi, filmlerinde her an can bulması, sanki yaşıyormuşçasına aramızda olması, onun öldüğüne inanmayan kitlelerin olduğunu gösteriyordu.

Ve o gün, o hüznün ne denli kişisel ve derin olduğunu gösteren o anı yaşadım:

Kemal Sunal’ın öldüğünü öğrendiğimde, dedem büyük bir üzüntüyle yanımızaa gelmiş. “Şaban ölmüş,” demişti. Gözlerindeki üzüntü, sanki ailemizden birisi vefat etmiş gibiydi.

Dedem, o an, sanki öleceğini hissetmiş gibiydi ve şöyle dedi:

“Bu dünyada görüşemedik. Belki öbür dünyada Şaban ile komşu oluruz.”

O an, tüm Türkiye’nin vicdanından yükselen, çaresiz bir haykırış vardı:

Keşke o gün birisi de Kemal Sunala, ŞABAN BİNME O UÇAĞA deseydi. Belki bugün aramızda olurdu.

Ve o trajik tesadüf gerçekleşti: Aradan sadece 21 gün geçtikten sonra, dedem de vefat etti.

Bu durum, dedemin son arzusunun yerine gelişiydi; sevdiği, güldüğü o saf kahramanla, Şaban’la, cennetinde komşu olma dileğinin gerçekleşmesi. Kemal Sunal’ın hikayesi, böylece bir kahkaha tufanıyla başlayıp, iki dost ruhun sonsuzluktaki komşuluk umuduyla, hüzünlü ve manevi bir veda ile mühürlendi.

Ruhları şad, mekânları cennet olsun. Tüm vefat etmiş sanatçılarımız da halkın bir temsiliydi; hepsine ayrı ayrı rahmet diliyoruz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir