Hikayeler

Aysel’in Hikayesi

Şehrin gürültülü karmaşasında, Aysel adında genç bir kız yaşardı. Yıllarca süren annesizlik, onun kalbine derin bir yara açmıştı. Babasının getirdiği üvey anne, o boşluğu doldurmaya yetmemiş, Aysel’i kalabalık içinde daha da yalnız hissettirmişti. Kalbini buzdan bir duvarla örmüştü; ne bir sevgiliye ne de aşka yer vardı hayatında. Hiç güldüğünü gören olmamıştı, yüzünde hep hüzünlü bir ifade, gözlerinde dinmeyen bir keder vardı.

Aysel, çocukluğundan itibaren dikkat çeken bir güzelliğe sahipti. Pek çok erkek ona ilgi gösterdi, aşkını ilan etti. Okul yıllarında defterine gizlice aşk mektupları bırakanlar, üniversitede peşinden koşanlar, hatta iş hayatında ona hayranlıkla bakanlar… Her biri, Aysel’in kalbindeki boşluğu doldurmaya, o kasvetli dünyasına bir parça ışık getirmeye çalıştı. Kimi içtenlikle sevdi onu, kimi sadece güzelliğine kapıldı.

Ancak Aysel, kimseye aynı karşılığı veremedi. Gözleri boşluğa takılıp kalır, kalbi buz gibi bir kayaya dönüşmüş gibiydi. Anneliğin sıcaklığını hiç tatmamış, şefkatini hiç bilmemişti. Bu eksiklik, onun ruhunu derinden etkilemiş, aşka olan inancını köreltmişti. “Ben sevemem,” derdi içinden, “Annemden öğrenemediğim şeyi, nasıl bir başkasına verebilirim ki?” Bu düşünce, onu tüm romantik ilişkilerden uzak tuttu. Kaç erkek denedi kapısını çalmayı ama her seferinde Aysel’in soğuk duvarlarına çarptılar. O, annesizliğin verdiği acıyla mühürlenmiş kalbini kimseye açamadı. Her geçen yaş, yeni bir olayla iz bırakıyordu hayatında.

Aysel, 21 yaşlarındaydı. Yıllardır annesini aramakla geçmişti ömrü. Her kayıp ilanı veren kadına annesi olabileceği umuduyla koştu, her seferinde hayal kırıklığı ve gözyaşlarıyla geri döndü. “Bu da değil… Bu da değil benim annem…” diye fısıldayarak hıçkırıklara boğuldu. Yüzündeki acı, kalabalık caddelerde bile fark ediliyordu. Gözyaşları, yağmur damlaları gibi süzülürken, kucağında sıkıca tuttuğu eski, yıpranmış ayıcığı tek tesellisiydi. Sanki ayıcık, annesinin ona hiç veremediği şefkatin bir parçasıydı.

Yıllarca süren arayışlar ve her seferinde yaşadığı hayal kırıklığı Aysel’i yormuştu. Bir gün, hayatındaki yegane bağ olan babası beklenmedik bir kaza geçirdi. Hastane odası, Aysel’in zaten kırılgan olan dünyasının son kalesi gibiydi. Babası, son nefesini vermeden önce, zorlukla konuşmaya çalışıyordu. Gözleri Aysel’e kilitlenmişti, dudaklarından sadece iki kelime dökülüyordu: “Annenin yeri… Annenin yeri…”

Bu sözler, Aysel’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Babası, annesi hakkında bir sırrı saklamış, tam açığa çıkaracakken sessizliğe gömülmüştü. Babasının vefat etmesiyle Aysel, dünyada yapayalnız kalmıştı. Ne sevgi dolu bir annenin şefkati, ne de bir babanın koruyucu gölgesi kalmıştı üzerinde. Bu acı, onu daha da içine kapattı. Erkeklerin ona uzattığı her el, artık daha da itici geliyordu.

Günler, haftalar sonra, yaşlı ve merhametli bir kadın, Aysel’in yanına yaklaştı. Elinde buruşuk bir not kağıdı vardı. “Annenin adresi bu kızım,” dedi, sesi titreyerek. “Baban ölmeden önce, bu adresi sana vermemi rica etmişti. Geciktim, affet.” Aysel’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi,

yıllardır beklediği an gelmişti. Titreyen elleriyle notu aldı ve hızla adrese doğru koşmaya başladı.

Ama vardığı yer, umut ettiği gibi sıcak bir yuva değil, etrafı yabani otlarla kaplanmış, sessiz bir mezarlıktı. İçini büyük bir korku sardı. Babasının son sözlerinin anlamı şimdi mi ortaya çıkıyordu? “Yoksa… Annem mi? Annem ölmüş olamaz, hayır!” diye feryat etti, gözyaşları yanaklarından sel olup akarken. Panikle notta yazan çeşmenin yanına koştu ama annesini orada da bulamadı.

Bir anlık sevinçle kalbi hızlandı. Evet! Belki de babası, annesinin en sevdiği çeşmenin adresini vermişti. “Ya öyleyse… Annem ölmedi benim!” diye mırıldandı, bir umut ışığı belirmişti yüzünde. Sevinçle mezarlıktan çıkarken, adımları onu farkında olmadan eski bir mezar taşına doğru yönlendirdi. Gözü, neredeyse toprağa gömülmek üzere olan taşa takıldı.

Taşın üzerinde ne bir isim, ne de bir doğum tarihi vardı. Sadece tek bir cümle…

Bu cümle, Aysel’in dünyasını başına yıktı ve annesizliğinin acı gerçeğini yüzüne çarptı:

“Ölüm Tarihi: Ayselin Dünyaya Geldiği Gün.”

Aysel, annesinin onu dünyaya getirme fedakarlığıyla hayatını kaybettiğini, yani annesinin varoluşunun kendisi için bir bedel olduğunu acı bir şekilde öğrenmişti. Gözyaşları, isimsiz mezar taşının üzerine damladı. Artık ne arayacak bir annesi, ne de soracak bir babası vardı. Kalbi, sonsuz bir boşlukla mühürlenmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir