Dolaptan Alınan Çocukluk

İbo, yedi yaşındaydı. Hayal gücü, tarlanın sınırlarını aşıyordu. En büyük sevinci, kendi elleriyle çamurdan yaptığı arabalar ve biçtiği çimlerden yaptığı toplardı. Onun dünyasında oyuncaklar geçiciydi; güneşte çatlar, yağmurda erirlerdi. Mısır püsküllerinden saçlı bebekler yapar, kuru dallardan dönme dolap kurardı. Küçücük taşları dizer, bir ordunun askerleri yapar, biçilmiş çimler poşette topa dönüşürken, tek bir kuş tüyü onun için uçsuz bucaksız hayal yolculuklarına çıkan bir gemi olurdu. İbo, her şeyden bir oyuncak üretebiliyordu.

O soğuk kış akşamı, kapı sertçe tıklatıldı. Gelen, İbo’nun amcası İsmail’di. Amca İsmail, elini arkasına saklayarak gülümsüyordu. “Küçük yiğidim,” dedi, “sana pazarın en uzak köşesinden, o küçücük ellerine yakışacak bir hediye getirdim.” Amcası, elini önden çıkardığında, İbo donup kaldı. Bu, simsiyah ve kocaman paletleri olan, namlusu uzun, heybetli bir oyuncak tanktı! Plastikten yapılmıştı ama İbo’nun gözünde çelik gibi parlıyordu. “Bu… bu erimeyecek mi?” diye sordu İbo, sesi şaşkınlık ve umutla titriyordu. Amca İsmail, “Hayır İbo’cuğum. Bu, kışın da, yağmurda da seninle kalacak. Bu, gerçek bir oyuncak,” dedi. İbo, tankı titreyen elleriyle aldı. O gece, İbo tankı bir saniye olsun yanından ayırmadı. Uyku vakti geldiğinde, tankı odanın köşesindeki eski, ahşap dolabın üzerine, en güvenli yere, özenle yerleştirdi. O gece İbo, ertesi sabah kalktığında tankının onu orada bekleyeceğini bilmenin tarifsiz oyuncak sevinciyle uyudu.

Sabah olduğunda, tarlanın üzerine ince bir kar tabakası düşmüştü. İbo, heyecanla yerinden doğruldu. İlk işi, dolabın yanına koşmak oldu. Ama dolabın üzeri boştu. Annesinin yüzünde mahcup bir ifade vardı. “Oğlum… amcan İsmail’in aklına başka bir şey gelmiş. Kuzenin Aziz’in de hiç oyuncağı yokmuş. Amcan, tankı sabah erkenden alıp ona götürmüş.” İbo’nun kalbi, buz gibi bir suya düşmüş gibiydi. Birkaç gün sonra Amca İsmail tekrar geldiğinde, İbo utangaçça sordu: “Amca, benim tankım nerede?” Amca İsmail, şaşkınlıkla baktıktan sonra kahkaha attı: “Tank mı? İbo’cuğum, sen ne diyorsun öyle? Ben sana tank falan getirmedim. Herhalde rüya görmüşsün sen. Öyle bir oyuncak hiç olmadı.” İbo’nun kalbi, hem tankı kaybetmiş olmanın hem de gerçeğinin yalanlanmasının acısıyla yandı.
İbo, hiç ses çıkarmadan dışarı çıktı. Elini çamura daldırdı. Soğuk, ıslak ve tanıdık. Birkaç dakika içinde, yine çamurdan bir tank yaptı. O gün şunu anladı: Gerçek oyuncak sevinci, sana verilen o parlak, kalıcı şeyde değil; elinden alındıktan sonra bile, o sevinci kendi ellerinle yeniden yaratabilme gücündeydi.
Haftalar sonra, İbo annesinin komşuyla konuşmasına kulak misafiri oldu. “Kemal (İsmail), o tankı Aziz’den de almış,” diyordu annesi. “Çocuk doyamadan, apar topar alıp gitmiş. Bu sefer de Kayseri’deki diğer yeğenine götürmüş.” İbo, bir an duraksadı. Demek ki o parlak, gerçek oyuncakların kaderi de, İbo’nun her akşam eriyip giden çamurdan tanklarının kaderiyle aynıydı; onlar da kalıcı değildi. İbo, sessizce içeri girdi ve gülümsedi. Onun çamur tankı her akşam eriyordu, ama onu yapmanın sevinci her sabah yeniden doğuyordu

Yıllar aktı geçti. İbo, büyük şehrin bir köşesinde, ailesine bakmaya çalışan bir baba oldu. Şimdi iki çocuğu vardı: Elif ve Murat. Çocuklarının odası, İbo’nun çocukluğunda hayal bile edemeyeceği oyuncaklarla doluydu: Uzaktan kumandalı, paletleri kusursuzca dönen büyük bir tank, yüzlerce parçalık yapı blokları. İbo, kendi çocukluğunda sahip olamadığı her şeyi, çocuklarının gözlerinde görmeyi görev bilmişti. Ancak, çocukları uyuduktan sonra, İbo usulca oyuncak odasına süzülüyor, sessizce o dev tankın yanına oturuyordu. Kumandayı alıp halının üzerinde tankı sürüyor, kimseler görmeden kendi eksik kalan çocukluğunu tamamlıyordu. Karısı Ayşe, bir keresinde onu izledi. İbo, elinde kumandayla gülümseyen, koca bir çocuktan farksızdı. Ayşe fısıldadı: “Hala oynuyorsun, değil mi?” İbo utandı ama gülümsedi. “Ben oynamıyorum Ayşe,” dedi. “Ben, sadece oynamaya fırsat bulamamış küçük bir çocuğu sevindiriyorum.” O gün, İbo’nun en sevdiği oyuncak, ne tanktı ne de tren; İbo’nun en sevdiği oyuncak, çocuklarının gülümsemesiydi.
