Anılar

Geçmişe Özlem (1970-1999)

Ah, o yıllar… Ne zaman aklıma gelse, içimde hem tatlı bir sızı hem de tarifsiz bir huzur hissediyorum. Ben, o 1970’ten 1999’a uzanan, teknolojinin kısıtlı olduğu o bereketli yılların insanıyım. Şimdi size, o zamanlardaki hayatımızı, bizi birbirimizden koparan o büyük sırrı ve kavuşamadığımız o günlere olan dinmeyen hasretimi anlatacağım.

Hatırlarım… Bizim köyde üç tane ya vardı ya yoktu televizyon. Yayınlar gece on ikide tık diye kesilir, sabah altıya kadar o kocaman cam sadece karanlığı yansıtırdı. Elektrik kesintileri de sıktı zaten. O saatten sonra yapacak ne vardı ki? Mecburduk birbirimizle konuşmaya, sohbet etmeye. Mum ışığında oturduğumuz o gecelerin kokusu burnumda tütüyor; gaz lambasının hafif is kokusu, yanan sobada pişen kestanenin sıcaklığı… İşte bizim sohbetimiz, o boşluktan doğardı. O soframızın tadı, o yüzden başka hiçbir şeye benzemezdi; yediğimiz şeyden değil, masada oturan insanlardan, o paylaşılan nefesten gelirdi. Sofrada ne varsa yenir, “Neden yok?” diye sorulmazdı bile; aç gözlülük yoktu, bereket vardı. Köylüler her ihtiyacını kendi eker, kendi biçerdi; market, lükse giden uzun bir yoldu.

O zamanlarda hayatımız, zorunluluklarla örülmüş bir görünmez ağdı. Birisi düğün mü yapıyor? O düğün, sadece o ailenin değil, koca mahallenindi. Kendi evladını evlendiriyormuş gibi koşar, yardım ederdik. Birisi vefat ettiğinde mi? Ah, o vicdan… O kadar kıymetli eğlence kaynağı olan televizyonlar, üç gün boyunca açılmazdı! Ayıp olmasın diye, o yasa, o acıya hürmeten. Düşün ki, en kıymetli eğlencenden, topluluğun kederi uğruna feragat ediyorsun. Herkesin derdi birdi, sevinci bir, üzüntüsü birdi. Şimdi nerede o vicdan? Nerede o feragat?

Telefonun nadir olduğu o günlerde, askerdeki oğuldan haber gelecek diye komşunun evinde toplanırdık. O telefon çaldığında, tüm odadaki herkes, tanısın tanımasın, sevinçle coşardı. O an, o küçük oda, bir bayram yeri olurdu. Hastaneye ulaşım zordu, evet. Ama başın derde girdiğinde, komşunun kapısını saat fark etmezcesine çaldığında, sana seve seve koşmasıydı o hayatın en tatlı, en güvenli yanı.

Çocuklarımız da öyleydi. Oyuncakları yoktu, belki yamalı, havası inmiş tek bir futbol topu vardı. Ama o topun etrafında toplanır, akşam zorla içeri sokulana kadar dışarıda oynarlardı. Delik ayakkabılarla karda okula giderlerdi; o dönemde okul tatili nedir, bilinmezdi. O ruh, o direnç, o bereketti bizi güçlü kılan.

Peki ne oldu da bu hale geldik? Neden 2000’li yıllardan sonra teknoloji her eve, her cebe girince, biz bu denli koptuk? Neden karı koca aynı odada, kulaklıklarıyla, kendi ekranlarında kilometrelerce uzakta yaşıyor gibiyiz?

Cevabı, o zorunluluk ağının sökülmesinde gizli… Bizim bağımız kıtlık ve mecburi paylaşım üzerine kuruluydu. Komşuya, eşe, dosta ihtiyacın vardı. O telefonun çalmasına, o sohbete, o koşuşmaya ihtiyacın vardı.

Ama teknoloji, bize sınırsız bireysel seçim ve konfor sundu. Artık komşunun kapısını çalmana, birinin yardımına koşmana mecburi değilsin. Telefonundan hal hatır sorup, görevini yerine getirmiş sayıyorsun. O üç günlük televizyon yası kültürü, yerini bireysel konforun toplumsal sorumluluğun önüne geçmesine bıraktı. Çocuklar, sosyalleşmek yerine tabletle oyalanıyor, ebeveynler onların bu yolla meşgul olmasına izin veriyor ki, kendi dijital keyifleri bozulmasın. Yolda yürürken her gelene selam veren insanlar, şimdi arabalarının camından bir korna çalmakla yetiniyor. Ne kadar hızlandık, o kadar yalnız kaldık.

İşte evladım, aramızdaki bu kopuşun asıl nedeni, teknolojinin kendisi değil; onun bize sunduğu kaçış imkânlarıdır. O kaçış, o zorunlu birlikteliği ortadan kaldırdı. Oysa biz, o dönemde bir evde yaşanan yoksullukta bile zengin bir ruh taşırdık. Şimdi evler servet dolsa da, ruhlarımız bomboş.

Ah, o günler… Keşke o zorluklar gitmeseydi de, o gönül zenginliği kalsaydı. Geriye sadece tatlı bir sızı, kavuşamadığımız o günlere dair dinmeyen bir hasret kaldı. O insan kokusuna, o paylaşılmış hayata duyulan susuzluk… İşte bu yüzden bu hikâyeyi anlatıyorum, belki hatırlayan çıkar diye.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir