Gerçek Hayat HikayeleriHikayelerKöy Hikayeleri

UYUMAZ İHSAN: BİTMEYEN NÖBET


Güneş, Anadolu’nun bu uzak dağ köyünün ardına çekilirken, gökyüzü önce kızıla, sonra ağır bir mora boyanırdı. Köyün üzerine çöken o puslu karanlık, her canlı için bir huzur ve dinlenme müjdesiydi. Ahırlarda hayvanların sesleri kesilir, pencerelerdeki gaz lambaları birer birer karartılır, kapılar sürgülenirdi. Ancak bu köyün orta yerinde, kerpiç bir evin pencereleri hiç sönmezdi. O evin içinde İhsan, dünyanın en ağır yükünü, uyanık kalmanın azabını tek başına taşıyordu.

İhsan için uyku, artık sadece masallarda anlatılan bir efsaneydi. Tam yedi aydır gözlerine tek bir damla uyku girmemişti. Göz kapakları sanki görünmez eller tarafından yukarıya çivilenmişti. Bedenen tükenmişti, ayakları onu taşıyamayacak kadar pelteleşmişti ama zihni… Zihni sanki binlerce arının aynı anda vızıldadığı bir kovan gibi hiç durmuyordu.

Bir Gecenin Anatomisi

O gece, İhsan yine mutfak masasındaki ahşap sandalyede oturuyordu. Karşısında eşi Elif, elleri titreyerek bir kase çorba getirdi. Elif’in yüzü de kocasının bu hali yüzünden çökmüştü; göz altları kararmış, o neşeli kadından geriye sadece bir gölge kalmıştı.

“İhsan, kurbanın olayım bir lokma ye,” dedi Elif fısıltıyla. Sesi, cam kırıkları üzerinde yürüyormuş gibi ürkekti. “Belki midene bir şey girerse ağırlık çöker, biraz sızarsın.”

İhsan, kan çanağına dönmüş gözlerini yavaşça karısına dikti. Bakışları o kadar keskindi ki Elif irkildi. “Sızmak mı?” dedi İhsan, sesi hırıltılı bir rüzgar gibi çıkıyordu. “Elif, ben ölmek istiyorum, sen bana çorba iç diyorsun. Beynimin içindeki şu çarklar durmuyor, anlamıyor musun? Gözlerimi kapattığımda karanlık görmüyorum ben; o geceyi, o kazayı, o bağırışları görüyorum! Işıklar sönünce sesler daha da artıyor!”

Elif masaya iyice yaklaştı, “Hangi gece İhsan? Hangi kaza? Aylardır aynı şeyi sayıklıyorsun ama anlatmıyorsun. Ne oldu o gece ormanda?”

İhsan tam ağzını açacaktı ki, yan odadan beş yaşındaki oğlu Ömer’in ağlama sesi duyuldu. İhsan yerinden fırladı. Ama bu bir baba şefkatiyle değil, sinirleri laçka olmuş bir adamın tahammülsüzlüğüyleydi. “Sustur şunu!” diye bağırdı. “Sustur diyorum sana! Zaten kafamın içi mahşer yeri, bir de onun gürültüsünü çekemem!”

Elif gözyaşları içinde odaya koşarken, İhsan yumruklarını masaya vurdu. Kendinden nefret ediyordu. Evlatlarını seven o adam gitmiş, yerine bir canavar gelmişti. Kendini dışarı attı. Köyün dar sokaklarında yürürken, komşusu Hasan’ın pencereden baktığını gördü. Hasan, İhsan’ı görünce hemen perdeyi kapattı. Sokaktaki çocuklar arkasından “Uyumaz İhsan geliyor, kaçın!” diye bağırıp karanlıkta kayboluyorlardı. İhsan, köylünün onun hakkında ne dediğini biliyordu: “Bu adamın üzerine ya bir büyü yapıldı ya da Allah bir günahı yüzünden ona cehennemi bu dünyada yaşatıyor.”

Derviş Agâh’ın Gelişi

Ertesi gün, köyün meydanındaki asırlık çınarın altına, daha önce hiç kimsenin görmediği bir yabancı oturdu. Üzerinde yerlere kadar uzanan tozlu bir pardösü, elinde gümüş bir baston vardı. Adamın sakalları bembeyazdı ama gözleri bir kartalınki kadar diri ve canlıydı. Adı Agâh’tı.

Köylüler merakla başına toplandı ama o kimseyle konuşmadı. Sadece İhsan’ın kahveye, o her zamanki bitkin ve hırçın haliyle girişini bekledi. İhsan içeri girip bir köşeye çöktüğünde, Derviş Agâh bastonunu yere üç kez vurdu. Tak. Tak. Tak.

“Uyanıklık zordur, değil mi İhsan Efendi?” dedi Derviş. Sesi sanki odanın her yerinden aynı anda geliyordu.

İhsan başını kaldırdı, gözleri nefretle doluydu. “Sen de mi dalga geçmeye geldin ihtiyarcı? Git işine, zaten dermanım yok.”

Derviş Agâh gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. “Dermanın var İhsan, ama dermanın zehrinin içinde saklı. Sen uyuyamıyorsun çünkü ruhun bir ’emaneti’ sahibine ulaştırmanı bekliyor. Sen o gece o uçurumun kenarında sadece bir adamı bırakmadın, kendi uykunu da orada bıraktın.”

Kahvedeki herkes sustu. İhsan’ın yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Elleri titremeye başladı. “Sen… Sen nereden biliyorsun?” diye kekeledi.

Derviş ayağa kalktı, İhsan’ın yanına gelip kulağına eğildi: “Köyün en güçlüsüyle yola çıkıp, en zayıfını ölüme terk edenler; ancak zayıfın hakkını verince uyuyabilirler. Şartım şudur: Bu gece Muhtar Sefer’i alacaksın ve o uçurum yoluna gideceksin. Ya o günahı orada kusacaksınız ya da bu uykusuzluk senin sonun olacak.”

Muhtar’ın Kapısında

İhsan, kahveden nasıl çıktığını bilmedi. Doğruca Muhtar Sefer’in görkemli konağına gitti. Sefer, kasabadan getirdiği ipek döşekli yatağında huzurla uyuduğunu sanıyordu ama kapısı yumruklarla dövülünce fırladı.

“Sefer! Çık dışarı!” diye kükredi İhsan. “Geldi o gün! Derviş geldi, her şeyi biliyor!”

Muhtar Sefer kapıyı açtığında karşısında delirmiş bir adam gördü. “Ne diyorsun İhsan? Ne dervişi? Geç içeri, delirme!”

İhsan, Muhtar’ın yakasına yapıştı. “Yedi aydır gözüme uyku girmiyor Sefer! Senin altınların, senin konağın senin olsun; ben huzur istiyorum! O gece o tüccarın arabası devrildiğinde, adam ‘Yardım edin’ diye inlerken sen ağzımı kapattın. ‘Başıma iş kalır, paraları alalım gidelim’ dedin. Şimdi gidiyoruz o yola!”

Sefer önce reddetti, korktu, tehdit etti. Ama İhsan’ın gözlerindeki o ölümcül kararlılığı görünce mecburen fenerini alıp peşine düştü. İki adam, gecenin zifiri karanlığında, rüzgarın ıslık çaldığı o uçurum yoluna doğru yürümeye başladılar.

Uçurumdaki Hesaplaşma

Yol boyunca kimse konuşmadı. Sadece çalıların hışırtısı ve İhsan’ın hırıltılı nefesi duyuluyordu. Uçurumun kenarına vardıklarında, aylar önceki o fırtına gecesi sanki yeniden canlandı.

“Tam burasıydı,” dedi İhsan sesi titreyerek. “Adam şuradaydı. Eliyle kayaya tutunmuştu. Ben yardım edecekken sen beni çektin.”

Muhtar Sefer yere çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Ben sadece zengin olmak istemiştim İhsan… Ama o günden beri ben de uyuyorum sanma. Her rüyamda o adamın elini görüyorum.”

Tam o sırada, karanlığın içinden Derviş Agâh belirdi. Yanında kimsenin tanımadığı, üstü başı perişan ama bakışları huzurlu bir genç adam vardı. “Bu genç,” dedi Derviş, “O gece ölen tüccarın oğlu. Babası öldüğünden beri perişan oldular. Şimdi hakkı teslim etme vaktidir.”

Muhtar Sefer, heybesinden çıkardığı altın kesesini ve o günden beri sakladığı tüm belgeleri gencin ayaklarının dibine bıraktı. “Affet bizi evlat,” dedi. “Babanın katili değiliz ama canını da kurtarmadık.”

Genç adam babasının yadigarını aldı, İhsan’ın gözlerine baktı. “Babamın vasiyeti adaletti,” dedi. “Hakkım helal olsun.”

Büyük Sessizlik ve Uykunun Dönüşü

Derviş Agâh, gümüş bastonunu İhsan’ın alnına hafifçe dokundurdu. “Nöbet bitti İhsan. Sen uyanık kaldın ki gerçekler gün yüzüne çıksın. Şimdi dinlen.”

İhsan o an dünyadaki tüm seslerin kesildiğini hissetti. Beynindeki o gürültülü çarklar durmuştu. Vücudundaki tüm gerginlik boşaldı. Dizlerinin üzerine çöktü, sonra yan üstü kayaların üzerine uzandı. Elif’in çorbası değil, paranın gücü değil; sadece hakikatin ağırlığı onu yere yatırmıştı. Göz kapakları birer tonluk yük gibi ağırlaştı.

“Şükür…” diye fısıldadı İhsan. “Şükür…”

Gözleri kapandı. Yedi ayın ardından ilk kez karanlık ona korkunç gelmedi; aksine, en sıcak yorgan gibi onu sardı. İhsan, uçurumun kenarında, rüzgarın ninnisiyle hayatının en derin uykusuna daldı.

Ertesi sabah köylüler onları bulduğunda, Muhtar Sefer başı önde günahlarını anlatıyordu. İhsan ise hala uyuyordu. Onu yatağına taşıdılar; tam üç gün üç gece hiç uyanmadan uyudu. Uyandığında ise o sinirli, korkak adam gitmiş, yerine bilgece bir sakinliğe sahip, huzurlu bir İhsan gelmişti.

Artık ona kimse “Uyumaz İhsan” demiyordu. Onun adı artık “Huzurlu İhsan”dı. Çünkü o, uykunun sadece gözleri kapatmak değil, vicdanı susturmak olduğunu tüm köye öğretmişti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir